Bir ay süren dosya haber çalışması kapsamında yapılan tüm görüşmeler ve saha gözlemleri gazetecilik ilkeleri doğrultusunda, azami editoryal titizlikle hazırlanmıştır. Suç ve suçluyu meşrulaştıran ya da öven bir içerik amacı taşımamakta; görüşme yapılan kişilerin güvenliği gözetilerek kimlik ve detaylar gerektiğinde anonimleştirilmiş, korunmuştur.
Konuştuğum 40’lı yaşlardaki bir esnaf, “Suç dediğiniz şey varoşların kültürü oldu,” diye tarif ediyor. Mekânı taranan bir başka esnaf ise yeni nesil çetelerin elindeki çocukları şöyle anlatıyor: “Çocuk daha elindeki silahı taşıyamıyor, 13- 14 yaşında. Motorsikletle kaçıyor, silahını düşürüyor.”
Filiz Gazi
Bağcılar, Gazi ya da Okmeydanı gibi değil. Her yerden göç alan, farklı toplumsal katmanların üst üste bindiği bir ilçe. Ortak noktaları ise iktisadi olarak görece zayıf kesimlerin ağırlığı.
İlçenin bir bölümünde güvenlikli, kartlı girişli lüks siteler yükseliyor. Son 10-15 yılda hızlanan yapılaşma, aynı sokakta iki ayrı yaşam biçimini yan yana getirmiş durumda: Site hayatı ile eski mahalle düzeni iç içe.
Güneşli bölgesi ise Bağcılar’ın iki ayrı gerçekliğin en sert çarpıştığı hattı. İki dünya birbirine temas etmiyor gibi görünse de, ucu ucuna yaşayan hayatlar, görece konforlu hayatların dibinde yaşıyor. Ve bu karşılaşmanın sonuçları da oldu. İki yıl önce rezidans ve sitelerin önündeki bir dizi mekândan tehdit yoluyla para istendi. Haraç, “ceza kesme”, “caddeye ayak bastı parası” gibi jargonla para isteyenler, motorlu çocuklar.


Sadece bir saat içinde, aynı cadde üzerinde altı farklı taranmış mekânın sahibiyle konuştum. Bu bilgi Bağcılar’daki tabloya dair kabaca bir fikir veriyordur. İki- üç ayrı mekân sahibinin “Orası da kurşunlandı, çok uğraştılar” dediği yerlerin sahipleri ise başlarına böyle bir şey gelmediğini söyledi. “Allah Allah” dediğim anlardaki kısa diyaloglar konuşamadıklarını anlamama yetti.

Konuştuğum pek çok kişi, yeni nesil çetelerin ortaya çıkışında yalnızca ekonomik yoksunluğun değil, sosyal medyanın da belirleyici olduğunu söylüyor. Kelebek etkisini andıran bir yayılma hali: Önüne çıkan ilk çocukları içine çeken, hızla büyüyen bir döngü.
İçinde bulunduğumuz çağ sadece fiber optik kabloların, bizi yakınlarımızdan daha iyi tanıyan algoritmaların, yapay zekânın gündelik hayata eşlik etmesinin çağı değil; aynı zamanda lakayt bir kötülüğün de çağı. Bu sarsıntı geniş bir alana yayılan, yıkılanla birlikte “normal”in de yerinden oynadığı vahşi bir düzenin ayak sesleri. Muhtemel ki daha yeni başlıyor.
‘Çocuk dahi belindeki silahı taşıyamıyor’
Güneşli’de, adını güvenlik gerekçesiyle vermek istemeyen bir dükkân sahibi şöyle anlatıyor:
“Biz sahil kenarı değiliz, Beyoğlu da değiliz, alkollü mekân da değiliz. Sebebin ne olduğunu da bilmiyoruz. Emniyet de bize bir şey söylemedi. Çocuklar kartvizit bırakmadı ama liderleri yurtdışındaymış. (Gülüyor) Bir şey geldi ve geçti. Buraya Kaymakam da geldi, Belediye Başkanı da, Yunus ekiplerinin müdürü de. Bana göre önce korkutma amaçlı saldırdılar. Amaç yaygara çıkarmaktı. Sonra da sırayla herkesten para isteyeceklerdi. Emniyet sağlam durdu.
Ben şahsen vermedim. Ama yukarıda bir arkadaş mekânını devretti, hissesini sattı. Öbür arkadaş kapattı. Ş… sahibi de kapattı, devretti. İki üstteki mekân da devredildi. ‘Bu saatten sonra kimseyle uğraşamam’ deyip giden çok oldu.
Çalışanlar temizlik yaparken, mekânın boş olduğu bir saatte, 23: 30 civarında kurşun sıkıldı. Motorsikletli çocuklardı. Birini polis kovaladı. Çocuk daha elindeki silahı taşıyamıyor, 13-14 yaşında. Kaçarken silahı düşürmüş. 3-4 ay boyunca polis buradaydı, 24 saat GBT yapıldı. Şimdi Allah’a şükür her şey normale döndü.”
‘Mekâna çökmek için çocuklarını öldürürüz dediler’
Taranan bir başka mekânda çalışan biri, içeride hâlâ görülebilen izleri göstererek konuşuyor:
“İçeride hâlâ mermi izleri var. O süreçte ortak olan patronların hiçbiri kalmadı. Burayı ucuza devralmaya, çökmeye çalıştılar. En büyük ortağı tehdit ettiler. ‘Çocuklarını öldürürüz’ dediler.”

‘Suç artık akım’
40’lı yaşlardaki bir başka esnaf, değişimin tarihini daha geriden kuruyor:
“2015’ten beri böyle. Sebebi de sosyal medya. Tuhaf YouTube dizileri çıktı, ‘01’ler falan. Ondan önce de bu bölgede suç vardı ama çocuk yaşta yoktu. Yapanlar en azından 20-22 yaşındaydı. Şimdi bir kültür haline geldi. Varoşların kültürü oldu. Tas kafa, şişme yelekler… Senin benim suç dediğimiz şey artık akım.
Biz burada 20 yıllık esnafız. Siyasilerle de emniyetle de artık içli dışlı olmuşuz artık. İşimizde gücümüzde insanlarız. O yüzden bize diş geçiremediler. Ama çökmek istedikleri çok yer oldu. Ekim ayında buralara yüz tanıma sistemi geldi. Polis gün boyu devriye atıyor.
Müşteri gibi geliyorlar, bir süre mekânı izliyorlar. Geleni gideni var mıdır, para var mıdır yok mudur… Sonra patrona ulaşıp para istiyorlar. Vermezsen akşam dükkânını mermilerler. Olmazsa arabana saldırırlar, evine sıkarlar. En son öldürmeye kadar gider bu iş.
Gazi mahallesi mesela belli bölgelerden gelen insanların oluşturduğu bir semt. Bağcılar karışık. Biz Kürdüz mesela, az ilerde MHP ilçe teşkilatı var. Bu insanlarla yıllardır abi- kardeş olmuşuz. Burada siyaset çok da önemli bir figür değil, çünkü her telden adam var ve kimse kimseye üstünlük kuramaz. Ama bu işler artarsa burası sıkıntılı bir yer haline gelir. Çünkü her grup kendi çapında güçlü yani.”
‘Çalıntı motorun içine para koyup, git şuraya sık diyorlar’
Bir başka mahalle sakini, çocukların bu döngüye nasıl çekildiklerini şöyle anlatıyor:
“Başıboş gezen çocuklar kendilerine isim takmış. Burada çoluğunun çocuğunun fotoğrafını atıp, şu hesaba para atacaksın diye esnafa dadanmışlardı. Numaralar ya açık hat ya yurtdışı. ‘Cezan bu kadar, ödemezsen bedeli ödersin’ diye mesajlar atıldı. Bir süre buralarda polis bekledi. Kimisi araya adam sokup halletmeye çalıştı. Bu arada yapanlar çocuk. Artık kimse yaptıran, çalıntı motoru bir yere bırakıp, içine biraz para koyup, ‘git şuraya sık’ diyorlar.”
‘Benim de ekonomik durumum iyi değil, mesele sadece fakirlik değil’
Aynı kuşağın içinde olup, kısa zaman aralığında yaşanan bir kayma da söz konusu. Yani mesele kuşak farkı değil, çok hızlı bir çöküş. Aynı deneyim havuzundan gelen ama birkaç yıl arayla bambaşka davranış setlerine savrulan gençler.
Bağcılar’da konuştuğum isimler birkaç “sıkıntılı” mahalle adı verdi. Onlardan biri Hürriyet Mahallesi. Bu mahallede yaşayan 26 yaşındaki bir genç aynı mahallede, kendinden birkaç yaş küçüklerin geldiği noktayı şöyle anlatıyor:

“Normalde aileleri iyi ama çocukları iyi değil. Ben de bu mahallede doğdum büyüdüm. Benim yaş grubumda çok hırgür, sıkıntı yok. Ama bizden küçükler uyuşturucu satıyor, silah sıkıyor. Üniversite mezunuyum ben mesela. Oturduğum yerde eskiden okuma oranı daha yüksekti ama şimdi çocuklar suça daha eğilimli. Çok şey gördüm abla. Benim mahallemde çocuklar birbirini bıçaklıyor. Silah satan var. Sosyal medyadan falan çok özendiklerini düşünüyorum. Bahsettiğimiz çete hayatı TikTok’ta, sosyal medyada revaçta.”
‘İllegalin içinde olmak için yoksul olman gerekmiyor’
“Güneşli, bizim mahalleye göre daha elit kalıyor. Orada cafeler falan tarandı. Ben özenti bir insan olmadığım için kendimi koruyabildim. Benim de ekonomik durumum iyi değil ama mesele sadece fakirlik değil. Parası olup da bu işlere giren arkadaşlarım var. Kendini göstermek için, kadınları etkilemek için, ilgi görmek için… İllegalin içinde olmak için sadece paraya ihtiyacının olmasına gerek yok.”
**
Birkaç saat geçtikten sonra yine aynı muhitte bir internet cafeye girdim. İçerisi neredeyse hepsi aynı yaşlarda çocuk doluydu. Kasaya yöneldim. Karşımda taş çatlasa 15 yaşında bir çocuk duruyordu. Konuşabileceğim bir yetkili olup olmadığını sordum. “Benim,” dedi. Gülümsedim ama şaşkınlığımı da gizleyerek. Normal şartlarda o çocukla aklımda zerre olumsuz bir fikir olmadan sohbet edebilirdim ama hazırladığım dosya bende iz bırakmış olacak ki, soru soramadım. Bir çocuğa karşı hissettiğim mesafeden, hissimden rahatsız olduğumu da ekleyeyeyim.
Yazı dizisinin sonuna gelirken, sahada karşılaştığım küçük ama belirleyici bir anı da kayda geçirmek gerekiyor. Girdiğim son mekân, haraç ve kurşunlama olaylarıyla anılan, dışarıdan bakıldığında ‘lüks’ sayılabilecek yerlerden biriydi. İçeride sekiz dokuz erkek vardı; yan yana iki masada okey oynanıyordu. Kapıdan adımımı attığım anda sezgisel olarak geri çıkmam gerektiğini hissettimse de gazetecilik refleksi ağır bastı. Oysa kadınların zamanla geliştirdiği, kendini korumaya yönelik o sezgiler çoğu zaman hayat kurtarır. Bu satırları okuyan bir kadınsa, ne demek istediğimi tereddütsüz anlayacaktır.
Süreci sordum. İçlerinden biri, “Anlatalım da, senin bize faydan ne olacak?” dedi. Devamında sınırı aşan, rahatsız edici sözler geldi. Masadakilerden biri, laubali bir tonla, “Haraç haberi için geldin, haraca bağlanacaksın” dedi. Eksik anlatmış olmayayım: İçlerinden birinin “Kusura bakmayın, siz onlara bakmayın” dediğini duymuş olsam da birkaç dakika içinde kendimi hızlıca dışarıya attım. Bu hızda sadece tedirginlik değil, güvencesizliğin de payı var. İşsiz bir gazeteci olarak arkanızda bir kurumun olmaması, bu yazı dizisinin konusu değil; ama sahadaki her adımın arka planını belirleyen bir gerçeklik.
Diğer taraftan, yaşadığım şey aslında tekil ve istisnai bir olay değil. Aksine fazlasıyla sıradan. Ama bu sıradanlık bir olguya işaret ediyor: Lümpen, rahatsız edici bir dil, gündelik hayatın içine sızmış durumda. İyi niyetle girilen bir yerde bile karşınıza çıkabilen bu hâl, topluma dair kafanızda kalan o sınırlı umut duygusunu bile kolaylıkla yerle yeksan edebilir. Elbette etmedi ama edebilir…
**
Bölüm bitiminde notlarım
Yeni bir evre: Çocuklar artık aktör
Eskinin fısıltıyla örgütlenen yapıları yerini daha görünür, daha pervasız, neredeyse aleni yapılara bıraktı. Ve bu yeni dönemde belliki çocukları daha çok konuşacağız.
Bozulmuş bir toplumun ‘canavarlarının’ çocuklar olması aslına bakarsanız sadece sonun işareti değil; aynı zamanda yeni bir evrenin eşiği.
Ülkede büyük ve “önemli” sayılan gündemler peş peşe gelirken, herkesin başını o yöne çevirmesi anlaşılır. Ama o sırada, toplumsal hayatın halihazırda zaten en hırpalanan kesimleri bağıra bağıra yerinden kopuyor. Çocuklar bu bataklığın sırası geleni değil; çoktandır aktörleri.
Tam da bu yüzden, yüksek siyasetin gürültüsü, bazen anlamlı çoğu anlamsız siyasi polemiklerin kesintisiz akışı arasında açılacak küçük boşluklar hayati. O boşluklarda, bu hikâyelere bakmak, bu mahallelere kulak vermek, gitmek, görmek, konuşmak gerekiyor. Çünkü mesele artık yalnızca suç değil; bir toplumun geleceğinin, göz göre göre el değiştirmesi.
Diğer taraftan yoksul mahallelerde kronikleştiği varsayılan sorunların çözümü, sanki son derece karmaşık, ağır ve neredeyse imkânsız reçeteler gerektiriyormuş gibi ele alınıyor. Çoğumuz bu kurnaz aptala yatış karşısında şaşırmaya devam ediyoruz. Neoliberal düzen, kaynakları dar bir kesimin lehine dağıtırken, geri kalanların hayatını doğal ve kaçınılmaz bir son gibi gösteriyor. Oysa bu kabul, gerçeği örtmek için dünya kapitalizminin icat ettiği koca bir yalan.
Dünyanın yarısı bu koşullar içinde yaşıyor, evet. Bir avuç azınlığın refahını sürdürebilmesi için, milyonlarca insanın yokluk içinde yaşamaya zorlandığı bir düzen. Sorun çözülemiyor değil; çözülmemesi bu düzenin devamı için. Koca dünyanın, ülkenin düzenine kafa tutmak kolay değil. Ama imkânsız da değil.
