Close

Türkiye’nin Ampütasyon Haritası: Kopan Uzuvlar, İşverene Bırakılan Kayıtlar

Bir işçi iki kolunu makineye kaptırdı, dosya kapandı. Başka biri dört parmağını kaybetti, yıllarca tazminat alamadı. Kimi utanıp elini bezle sakladı, kimi “şikayetçi olma” denilerek susturuldu. Türkiye’de uzvunu kaybeden işçiler için kaza günü bitmiyor. Kopan bedenlerin ardından işsizlik, verilmeyen tazminatlar, yıllara yayılan davalar başlıyor. Verilere geçmeyen yüzlerce işçi, üretim bandında uzuvlarını bıraktıktan sonra kullanılmış bir makine parçası gibi kenara atılıyor.

Filiz Gazi / Özlem Temena

Türkiye’de her yıl binlerce işçi üretim bantlarında, maden ocaklarında veya inşaat iskelelerinde vücudunun bir parçasını bırakıyor. Kaç işçinin uzuv kaybettiğini ise devlet doğrudan şantiyeyi, fabrikayı denetleyerek değil, işverenin bildirimleri üzerinden takip ediyor.

SGK mevzuatına göre süreç aslında iki aşamalı işliyor. Bir iş kazası olduğunda işveren bunu üç iş günü içinde SGK’ya bildirmekle yükümlü. İşçinin götürüldüğü hastane de yaralanmayı kodlayıp sisteme girmek zorunda. Ancak kağıt üzerindeki bu kural, uygulamada büyük bir açığa dönüşüyor. Çünkü SGK, hastane kayıtları ile işveren beyanlarını geriye dönük olarak hakkıyla eşleştirip denetlemiyor; kayıplar işverenin insafına kalıyor.

Bu denetimsizlik, özellikle sigortasız ve kayıt dışı çalışan işçiler için tam bir karanlık nokta. Çünkü onlar SGK sisteminde olmadıklar için verilere bile dahil olamıyor. Diğer yandan, patronun baskısıyla şikâyetçi olmayan, “tazminatını verelim, iş verelim, ev alalım” denilerek susturulan veya kopan eli dikildiği halde bir daha eski işini yapamayan yüzlerce işçi bu resmi istatistiklerin tamamen dışında kalıyor.

İş Kazaları Katlanırken, Ağır Yaralanmalar Nasıl Geride Kalır?

Sistemdeki bu kopukluk, SGK’nın kendi yayımladığı tablolardaki çelişkide de netçe görülüyor. Kurumun 2024 yıllığında, kazanın oluş şeklini anlatan “kol, el veya parmağın kopması/kesilmesi” başlığı altında 2.337 vaka kayıtlı. Ancak kalıcı sakatlığı ifade eden “travmatik ampütasyon” tablosuna bakıldığında bu sayı 655’e düşüyor. Aradaki 1.682 işçinin kopan uzvuna ne oldu? Kaçının eli-kolu yerine dikildi, kaçı kalıcı olarak sakat kaldı ama sisteme “ampütasyon” olarak işlenmedi? SGK bu veri eşleştirmesini yapmadığı için aradaki devasa fark bir muamma olarak kalıyor.

A Sınıfı İş Güvenliği Uzmanı Deniz İpek

İş Güvenliği Uzmanı Deniz İpek, SGK’nın veri işlemedeki farkı şöyle açıklıyor:

“Kopan uzvun ameliyatla yerine dikilmesi, kopmanın tam değil kısmi olması ya da vakaların farklı biçimlerde kaydedilmesi bu farkın bir bölümünü açıklayabilir. Ancak burada önemli bir soru ortaya çıkıyor. Eğer kol, el veya parmak kopması ya da kesilmesi olarak kaydedilen 2 bin 337 vakanın yalnızca 655’i kalıcı uzuv kaybı olarak görünüyorsa, geri kalan binlerce işçinin akıbeti nedir? Kaç işçi uzvunu tamamen kaybetti? Kaçının uzvu kurtarıldı? Kaçı başka yaralanma başlıkları altında değerlendirildi? Sorun tam da burada başlıyor. SGK yayımladığı istatistiklerde bu soruların yanıtını vermiyor. Bu nedenle ortada yalnızca sayılar arasındaki bir fark değil, aynı zamanda ciddi bir şeffaflık sorunu bulunuyor.”

İpek, SGK’nın kalıcı sonuçları göstermeyen veri sisteminin gerçek tabloyu görmeyi zorlaştırdığını söylüyor:

“İş kazalarının sayısını açıklayan ancak bu kazaların işçilerin yaşamlarında ne tür kalıcı sonuçlar yarattığını göstermeyen bir veri sistemi, işçi sağlığı alanındaki gerçek tabloyu görmeyi zorlaştırıyor. Bugün cevap bekleyen soru yalnızca kaç işçinin yaralandığı değil, kaç işçinin elini, kolunu veya parmağını kaybettiği ve bu işçilerin durumunun resmi kayıtlarda neden açık biçimde izlenemediğidir.”

Üstelik verilerdeki bu şüphe giderek büyüyor. 2020’de 533 olan kayıtlı ampütasyon vakası 2024’te 655’e çıktı. Aynı dönemde Türkiye’deki toplam iş kazası sayısı ise yüzde 92 gibi korkunç bir oranda arttı. Kazaların neredeyse ikiye katlandığı bir ülkede, ağır yaralanma ve uzuv kaybı rakamlarının bu artış hızının çok gerisinde kalması, akıllara tek bir soru getiriyor: İşyerlerinde kopan uzuvlar devletten gizleniyor mu?

Kayıtlı ampütasyon rakamları işveren bildirimine dayanmaktadır. SGK bu iki tablo arasındaki farkı açıklamamaktadır. (Kaynak: SGK İş Kazası ve Meslek Hastalığı İstatistikleri Yıllığı, 2020-2024)

‘Sanayi Bölgelerine El Cerrahisi Reklamları Koyuluyor’

Resmi veriler çelişik bir tablo ortaya koyarken organize sanayi bölgelerinin girişlerinde el cerrahisi ve mikrocerrahi reklamları yer alıyor.

Gaziantep’te bir organize sanayi bölgesinin yakınında el cerrahisi ve mikrocerrahi hizmeti veren özel bir hastanenin reklam panosu. Kentte bu tür panolara sanayi bölgelerinin çevresinde sıklıkla rastlanıyor.

Bunun bir merkezi de Gaziantep Organize Sanayi Bölgesi. Fotoğrafta görülen bu devasa reklam, işçilerin “fabrika değil mezbaha” dediği Akınal Sentetik Tekstil’e yakın bir noktada duruyor. Sekiz yılda en az dokuz işçi bu fabrikada elini kaybetti. Üstelik bu özel hastanelerin sosyal medya sayfaları adeta bir influencer havasında içerik üretiyor.

Alkurt: ‘Yolda Giderken Kendi Kendime Konuşuyordum’

Gaziantep, Türkiye’nin makine halısı ve iplik üretiminin tartışmasız merkezi. Türkiye’de üretilen makine halısının yüzde 85’inden fazlası Gaziantep’te üretiliyor. 2024 yılında Gaziantep 1 milyar 970 milyon dolar değerinde halı ihraç etti; bu rakam Türkiye’nin toplam halı ihracatının yüzde 68,7’sini oluşturuyor. Bu paranın bir kısmı, elini kaptıran, parmağını kaybeden, artık çalışamayan işçilerin omuzlarında büyüdü. Bu mağdurlardan birisi de 56 yaşındaki Mustafa Alkurt.

Mustafa Alkurt.

Alkurt’un dört parmağını kaybettiği kaza gece vardiyasında oldu. Gece 11’de başladığı vardiyada sabah 06.30’a doğru makineyi temizliyordu. Makineyi kapatması yasak olduğu için iplikleri hortumla temizlemesi istenmişti. Hortumla hava vururken elini makineye kaptırdı.

Alkurt, Gaziantep’te 36 yıl tekstil işçisi olarak çalıştı. Tarak ustasıydı. Başpınar Organize Sanayi Bölgesi’ndeki Özmen İplik’te işe başlayalı henüz bir ay olmuştu ki iş kazası geçirdi.

Kazadan sonra 67 gün hastanede kaldı, 14 ameliyat geçirdi. Tedavi süreci devam ederken işveren mal varlığını başka isimlere devretti. Alkurt’un yaşadığı “kaza” yalnızca bedenindeki bir uzvun kopmasıyla kalmadı. Hayatı da değişecekti.

Alkurt’un tazminat davası kazadan üç yıl sonra 2019’da sonuçlandı. Mahkeme 210 bin TL tazminata karar verdi. Ancak patron şirketi ve mal varlığını devrettiği için Alkurt hâlâ parasını alamadı.

Kazanın üzerinden 10 yıl geçti. Patron yargılanmadı. Şirketinin başka bir isimle faaliyet sürdüğü biliniyor. Alkurt bugün 20 bin lira olan emekli maaşıyla dört kişiye bakmaya çalışıyor.

“Aile şirketiydi, oğlu, kızı, gelini gelirdi. Ben hastanede yatarken fabrikanın adı değişti. Özmen İplik oldu Mavi İplik. Bir duyduk ki patron mal varlığını üzerinden atmış.  Bir kuruş alamadım. Patron bizi yüzüstü bırakıp kaçtı. Çocuklarım okuyordu. Evde kimse çalışmıyordu. Evi vardı, arabası vardı, fabrikası vardı ama hepsini devretti. Psikolojim bozulmuştu. Yolda giderken kendi kendime konuşuyordum.”

‘Elimi Makinenin İçinden Ben Çıkardım’

Kaza gününden başlayarak Alkurt’un hikayesine geri dönersek… Alkurt, gece vardiyasında çalışıyordu. Saat 23.00’te başlayan mesaisi sabah 06.30’a kadar sürüyordu. Vardiya değişimi öncesi temizlik yapıyorlardı. Kullandıkları makineler ise en az 50 yıllıktı. Alkurt, elini makineyi hava hortumuyla temizlediği sırada kaptırdı. Eli makinenin içindeyken kendisi silindiri söktü, elini çıkardı. Temiz çuvala sardı. Alkurt, “Cehennemden geldim” dediği olay gününü şöyle anlatıyor:

“Gece 11’de işe başlıyorduk. Sabah 06:30’da öbür arkadaşa devredecektik. Makinelerimiz çok eskiydi. Telle dolduğu için basınçlı havayla temizliyorduk. İnce bir demir vardı ona bağladım havayı. O arada işte nasıl oldu anlamadan elimi kaptırdım. Gözümü açtığımda elim makinenin içindeydi. Tel patlamış, makine kilitlenmişti. Kilitlemezse beni tamamen içine çekerdi. 

Çalışanların çoğu Suriyeliydi. Bağırıp çağırıyorlar, korktular tabi. Sakin olun dedim. Elim makinenin içindeyken anahtar istedim. Makinenin silindir kapağını sökerek elimi çıkarmaya çalıştım. Öbür arkadaştan da temiz çuval istedim. Silindiri çekince elim böyle sünmüştü, parçalanmıştı. Hemen temiz çuvala sardım elimi. Sonra kimliğimi telefonumu alın dedim.”

‘İş Kazası Yazmayın Dediklerini Duydum’

Alkurt, ambulans beklenmeden fabrikanın aracıyla özel bir hastaneye götürüldüğünü anlatıyor. Burada doktorların müdahale edemeyeceklerini söylemesi üzerine Özel Konukoğlu Hastanesi’ne götürüldü. Patronun kardeşinin aracıyla hastaneye götürülen Alkurt, tüm bu riskli dakikaları yürüyerek geçirdi:

“Patron Sultana Hastanesi’ne (Özel Sultana Hospital) götür demiş. Kardeşi Murat Özmen orada doktordu. Beni oraya götürdüler. Elimi açtılar. Dört tane doktor başımda. Dediler ki biz bunu yapamayız. Patronun kardeşi geldi. Elime baktı, telefonla görüşeyim dedi. Görüşmelerin sonunda dedi ki doktor buldum. Elimin fotoğraflarını attılar. Bana dedi yürüyebilir misin? Yürüyerek arabasına bindim. Kaynımı aradım yoldan. Dedim böyle böyle oldu. Hastaneye gittiğimde de ayıktım. Ameliyata alınırken ‘İş kazası yazmayın’ dediklerini duydum. Kaynım kavga ederek ‘Nasıl iş kazası geçirmiyor? Adamın eli gitmiş!’ diye bağırdı. Sonra ifademi almaya polisler geldi. Anlattım durum böyle böyle oldu. Hastane polisleri tutanağa iş kazası yazdı.”

‘Elimin Parçalarını Fabrikanın Bahçesine Gömmüşler’

Alkurt’un kopan el parçalarının bir kısmı makinenin içinde, bir kısmı ise fabrikanın farklı noktalarında bulundu. İşçilerden biri daha sonra kendisine, bulunan parçaları fabrikanın bahçesindeki çiçekliğe gömdüklerini anlattı:

“İşçi arkadaşlarım söyledi. Elimin parçalarını bulmuşlar. Bir kısmını makinenin içinde, bir kısmını bahçede bulmuşlar. Bahçedeki çiçekliğe gömmüşler.

Kaza geçirdiğimde sigortam yoktu. Geriye dönük yaptılar. Ondan dolayı işyerine idari para cezası kesildi.”

‘Sessizleşmiştim, Eşime Ben Cehennemden Geldim Dedim’

Tedavi sürecinde 14 ameliyat geçirdi, 67 gün hastanede kaldı. Ölümle sonuçlanma ihtimali olan enfeksiyon geçirdi:

“Ben can derdindeyim. Hastaneden muhasebe arıyor, ödeme istiyorlar. Ameliyata gireceğim. Bülent bey böyle böyle diye aradık. Bir tek hastane masrafını verdi. Bir de içeride kalan maaşımı verdi.

Enfeksiyon kapmıştım. Yoğun bakımdan çıkamayacağımı söylemişler. 10 günün sonunda Allah öldürmedi de çıktım. Elimi karnıma sokmuşlar. Doku tutsun diye artık. (Açıklama notu: Mikrocerrahide ve ağır el yaralanmalarında “karın flebi” ya da “karına gömme” diye halk arasında anlatılan bir yöntem kullanılır. El veya parmak, damar dolaşımı ve doku beslenmesi sağlansın diye bir süre karın bölgesine sabitlenir.) Yoğun bakımdan sonra sessizleştim, hastanenin içinde yürüyorum. Hanım dedi ne oldu sana. Ben cehennemden geldim dedim. Çocuklarım var. Ne yapacağım diye düşünüyorum. Dedim bir an evvel iyileşmem lazım. Öyle kendi kendime moral vermeye çalışıyordum.

Sonra zaten bitmedi. Doktorlara da kesin atın, kurtulayım dedim. Çünkü her 2-3 günde bir operasyona giriyordum. Kolay değil. Buralar bacağımdan alınan parçalar… Patron birkaç sefer hastaneye geldi. Sen yat, sıkıntı etme dedi. Ama sonra zaten yapacağını yaptı.”

‘Üç Sene Boyunca Yardım Yapıldı’

Alkurt’un mücadelesi ameliyat masasında bitmedi. Tedavi sürerken bir yanda işverene karşı hukuk mücadelesi, diğer yanda geçim kaygısı başladı. Bu süreçte yardımlarla geçindi:

“Elim dondu mesela, hiç açılmıyor, dönmüyordu. Bunun için fizik tedaviye de gittim. Yani ne diyeyim…  Pazar günü sekiz saat çalışırdım. Çoluğumu çocuğuma daha fazla faydam olsun diye. Ama bu olay olunca etrafın verdikleriyle yaşamak zorunda kaldık. Üç sene boyunca yardım yapıldı. Üç sene boyunca. Psikolojim öyle bozuldu ki… Ben evimi geçindirirken bir anda yardımlara muhtaç oldum. İş bulamadım. Eksik birisine kim iş verir ki? Çok yalnız kaldım.”

‘Gittiğim Her Yerde, Tek Elin Yok, Yapamazsın Dediler’

İş kazası yalnızca fabrikanın içinde yaşanan birkaç saniyeden ibaret değil. Uzuv kaybının ardından çalışma hayatına dönmek de ayrı bir mücadeleye dönüşüyor:

“Birkaç yere bekçilik için gittim. İşte bir elin var, gece fabrikaya hırsız gelse tek elle ne yapacaksın dediler. İşkur’a gittim. Onlar da pek önemsemediler. Süpürge tutsan saksıyı tutamazsın, saksıyı tutsan süpürgeyi tutamazsın dediler. Ben sana kâğıt vereyim dedi biri, git organize de dolan. Fabrikadan fabrikaya mesafe 2- 3 kilometre. Sokaklarda da başıboş köpekler var bu sefer. Çolak oluyorsun. Gece oldu mu sızlıyor. Kış günü üşüyor, sızlıyor. Yaz günü de işte sıcak olduğunda ağrıyor.”

Ancak bir iş yerinden tanıdığın olacak ki seni alıp içeride idare etsin. O da olmadığı için çevremizde… Bir de yaş geçti. 56 yaşına gelmişsin artık. Gençler dururken ben buna aynı maaşı niye vereyim diyor. Sağlam adam dururken, çürük, çolak adamı ne yapayım diyor. Bir şey olsa sakatız, sen niye bunu aldın diyecekler.”

Bir Elin Kaybı, Yıllar Süren Bürokrasi

Peki kaza olduğunda hayatı nasıldı? Neler zorlaştı? Neyle mücadele etmek zorunda kaldı? Alkurt hastaneden çıktıktan sonra iki ayrı süreçle karşı karşıya kaldı: Malulen emeklilik ve tazminat davası. Her ikisinin sonuçlanması da yıllar aldı. Bu süreçte yardımlarla geçindi:

“Bir kızım 15 yaşındaydı. Oğlan 8-10 yaşlarındaydı. Daha bir öbürü 7 yaşındaydı. İşsiz kaldım. Rahmetli babam bize bayramda bir şey aldığında onu yatağımızın altına sererdik. Öyle sevinirdik ama ben çocuklarıma onu yaşatamadım. O bayram çok ağır geldi. İnsan bir elbise almak istiyor. Alamıyorsun. Çünkü anca karnını doyuruyorsun. Yani bizde şu var, makarna yemeden doyamazsın. Yani aklına meyve o bu gelmez, biz hiçbirini göremiyoruz.

10 yıl olmuş ya. 10 yıl. Ömrümden ömür gitti. İçim çürüdü, yaşantım yok.”

Kazadan sonra aldığı engelli raporları uzun süre yetersiz bulundu. Başparmağındaki yarım kayıp nedeniyle oranı yüzde 31 düştü, bu nedenle engelli statüsünden yararlanamadı. Yıllar süren itirazların ardından bileğindeki kaybın da hesaba katılmasıyla oran yükseldi ve emeklilik hakkı elde edebildi. Ama üç yıl boyunca maaş alamamıştı:

“Yıllarca emekli olmaya çalıştım. Parmağımın yarısı olduğu için baş parmağımın raporu düşük, yüzde 31 geliyordu. Engel raporunu yüzde 43 olunca veriyorlar. Bu parmak olduğundan dolayı yüzde 31’e düşüyor. Sonra sendika yardımcı olmaya başladı. Yeni doktor gördü. Doktor, ‘Ama senin bileğin de yok’ dedi. Yüzde 14’e bileğimi verince, yüzde 56’ya çıktım. Ondan sonra emekli olabildim. Yaklaşık üç yıl sürdü. Üç yıl boyunca maaş alamadım. Hiçbir şey alamadım.”

Alkurt, bugün 20 bin lira emekli maaşıyla geçinmeye çalışıyor. Aradan geçen yıllara rağmen işverenden herhangi bir tazminat alamadı. Alkurt’un geçim sıkıntısı halen sürüyor:

“Bugüne kadar bir kuruş alamadım. Kızım gelin olacak, ev kuracak. Yirmi bin lira maaşla ne yapabilirim? Ceyran, suyum, doğal gazım… Hani bunlara yetmiyor. Misafir geldiğinde kuru pilavı önüne koymaya utanıyorsun. Bazen keşke bayramlar gelsin istemiyorum. Banka değiştirdim, promosyon parası için, biraz para gelsin diye.  Yani bu ayıp bir şey. İşte böyle böyle yaşıyoruz. 

‘Kazadan Sonra Devlet İşçinin Haklarını Korumalı’

Aradan geçen on yıla rağmen ne yaşadığı ekonomik kayıp telafi edildi ne de mahkemenin hükmettiği tazminata ulaşabildi. İş kazası geçiren işçiler için en büyük sorunlardan biri kazadan sonraki belirsizlik:

“Devletin işçisine sahip çıkması lazım. Hastaneden çıkana kadar emekliliğinin çözülmesi lazım. Tazminatının belirlenmesi lazım. Allah’tan korkun. İnsan hem açlıkla mücadele ediyor hem hukuk mücadelesi veriyor.

Yapacağı şuydu. Yani emekli etmelisin. Tazminatını vermelisin. Şu anda açlık sınırı zaten olmuş 32 bin. 20 bin maaşla nasıl geçinilir? Üç sene sürdü. Allah’tan korkun. Yani bu zalimlik. Kimseye derdini anlatamıyorsun. Yaya yürüyordum. Eve gidecek dolmuş param yoktu. Devletin iş kazası geçirenler için bir an evvel bir yasa çıkartması lazım. Kaza geçirdikten sonra devletin elini omzunda hissetmesi lazım insanın. Ailesini güvenceye alması lazım. Çoluk çocuğu perişan etmemeli. Elimiz gitmiş, elimizi unutmuşuz. Biz çoluğumuzun, çocuğumuzun derdine düşmüşüz. Açlıkla sınanıp, hukuk mücadelesi veriyorsun. Mahkeme sonuçlanana kadar kaçan kaçana. Para yok, iş yok. İş bulamamak zaten insanın en zoruna giden şey. Artık çürük diye bakıyorlar sana. Bu anlatılacak bir şey değil, yaşayan bilir.”

Avukat Alpdoğan: Uzuv Bir Günde Kopuyor, Dava 15 Yılda Bitmiyor

İşçinin karşısında yalnızca makine yok. Hastane raporundan SGK’ya, bilirkişiden mahkeme sürecine kadar uzanan geniş bir yol, uzuv kaybını zamanla görünmez hale getiriyor. Avukat Tarık Alpdoğan, Antep’te uzun süredir ampütasyon geçirmiş işçilerin davalarına bakıyor. Sağlık raporlarının kesinleşmesinin bile yıllar sürdüğünü söyleyen Alpdoğan, yargıda yaşadığı bir tartışmayı şöyle anlatıyor:

“İç aksamları açık olan makinelerde daha çok uzuv kaybı yaşanıyor. Elini, kolunu kaptırıyor veya elbisesini kaptırıyor, elbise kolu çekiyor filan. Bir dosyada hakimle bunun tartışmasını yaşamıştık. Hakim şunu soruyor işçiye: ‘Önünde bir makine var ve bu makine hareketli. Elini, kolunu kapabilir. Sen bunu öngörebiliyorsun. Elini bu makinenin içerisine niye uzatıyorsun?’ Oysa işverenlerin talimatıyla amirler işçilere ‘makineyi durdurmayacaksınız’ diyor. 2024’te Şireci Tekstil’de müvekkilim 50’li yaşlardaki Yakup Balaman’ın tek kolu parçalandı. Dirsekten aşağısını diğer eliyle indirip, kaldırıyor. İşçiye şu soru sorulsun istedik: ‘Siz makinenin başında çalışırken bir parça sıkıştı, makineyi durdurup mu temizliyorsunuz, durdurmadan mı müdahale ediyorsunuz?’ Onlar da ‘Efendim’ dediler, ‘Bize vardiya amirlerinin söylediği şey: aman ha makineyi durdurmayın, aman ha üretimi aksatmayın!'”

‘Şikâyet Olmazsa Dosya Genellikle Kapanır’

Alpdoğan, iş kazalarında hukuki sürecin üç koldan ilerlediğini, şikâyet olmadığı takdirde dosyaların takipsizlikle kapatıldığını anlatıyor:

“İlki cezai soruşturma. Savcılık ve kolluk kuvvetleri tarafından yürütülür. Olayın oluş şekli, tanık beyanları ve kusur durumuna dair bilirkişi incelemeleri yapılır. Türk Ceza Kanunu’nun 89. maddesi uyarınca ‘taksirle yaralama’ suçundan işlem yapılır; ancak işçi şikâyetçi olmazsa dosya genellikle kapanır. İkincisi SGK süreci. İşverenin bildirimiyle başlar, iş göremezlik maaşı için SGK’ya müracaat edilir. İşçinin maluliyet oranı belirlenir; yüzde 10 ve üzerindeyse devlet işçiye sürekli iş göremezlik maaşı bağlar. Üçüncüsü tazminat davası. İş mahkemesinde açılan bu davada işçinin yaşı, geliri ve kusur oranına göre maddi ve manevi tazminat hesaplanır. Sonuç olarak iş kazası dosyaları çok uzun sürüyor.”

‘İşçiler Maluliyet Raporu Almak İçin Yıllarca Uğraşıyor’

Alpdoğan’a göre iş kazası davalarının en kritik aşamalarından biri maluliyet raporları:

“Önce SGK’nın sağlık güvenlik merkezlerinden raporlar alınıyor. İşveren rapora ‘sakatlık oranı bu kadar yüksek değildir’ diye itiraz ederse dosya Yüksek Sağlık Kurulu’na gönderiliyor. Bu rapora da itiraz ederlerse İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderiliyor. Adli tıp raporuna itiraz gelirse ikinci üst adli tıp kuruluna gönderiliyor. Yani kişinin kolu gitmiş diyelim. Bir an önce tazminat hesaplanması ve hayata yeniden uyum gerekiyor. Ama sadece sağlık raporunun tespiti 4-5 yıl sürüyor.”

Alpdoğan, dava süreçleriyle ilgili şu örnekleri aktarıyor:

“Bir müvekkilim 2011 yılında kaza geçirdi. Davayı 2012’de açtık. Sene olmuş 2026, bu adamın davası hâlâ devam ediyor. Kum ocağında çalışıyordu. Dinamitle patlatıyorlar, o patlamanın etkisiyle kulağı sağır oluyor. Kulağı etkilendiği için denge problemi yaşıyor. Aynı olayda uçurumdan yuvarlanmıştı. Tekstil fabrikasında elini makineye kaptıran bir genç var. Plastik kalıp atölyesinde çalışırken elini kaybeden biri var. Şu an sadece baş parmağı kaldı. Avuç içi dahil dört parmağını makineye kaptırmış. Eli tekrar dikmişler ama el çalışmıyor, sinirler parçalanmış. Devam eden altı dosya böyle, biten on dosya var.”

‘Elime Bakmalarından Utanıyorum’

Bu uzun ve yıpratıcı süreç işçilerde ağır psikolojik izler bırakıyor. Alpdoğan’ın müvekkillerinden Mahmut Avcu yaşadığı travmayı şöyle anlatıyor:

“Mahmut Avcu makarna fabrikasında çalışıyordu. 45’li yaşlardaydı. O da elini, dört parmağını kaptırmıştı. Kemikleri görünüyordu. Üstüne et alıp yapıştırmışlardı. Psikolojik olarak çok kötü etkilenmişti. Fabrikanın olduğu caddeye giremediğini anlatmıştı. Mahkemeye geldi bir gün. Baktım eli bezli. Dedim ‘Abi sen bunu niye kapatıyorsun?’ ‘Utanıyorum’ dedi. Üç seneden beri elini tamamen bezle kapatıyor. Bu adam mahkemede gözyaşı dökerek ‘Ben insanların elime bakmasından utanıyorum’ dedi.”

‘İşveren Kazaların Kayda Geçmemesi İçin Müdahale Ediyor’

Alpdoğan, iş kazalarının kayda geçmemesi için müdahale edildiğini söylüyor. İşçiler “iş kazası” tanımlamasını almak için uzun hukuki mücadele veriyor:

“İşveren cezai ve idari sorumluluktan kaçmak için olayın iş kazası olarak kayıtlara geçmemesini sağlıyor. İşçinin bilinci kapalıysa, baygınsa yanındakilere ‘damdan düştü, merdivenden düştü’ deniyor. Savaş Yıldız adlı müvekkilim Reyhan Halı Fabrikası’nda elini makineye kaptırmıştı. Üç parmağı ikinci boğumdan ampüte oluyor. Bu işçiye yolda ‘biz sana ev alırız, araba alırız’ diyorlar. Adamı kandırıyorlar: ‘Sen yeter ki kazanın evde olduğunu söyle, motosikletimin zincirine kaptırdım de.’ Denildiği gibi yapıyor. Sonrasında işveren vaatlerini tutmuyor. Dava açtık, olayın iş kazası olduğunu tespit etmemiz beş sene sürdü. Adam iş elbisesiyle geliyor. Doktor epikrize iş kazası yazmıyor. ‘Ben beyana bakarım’ diyor. Ama ceza kanunumuzda diyor ki olayın iş kazası olduğuna dair en ufak bir şüphe hissederse doktor olayı kolluğa bildirmek zorundadır.”

‘Cesedini Poşetle Verdiler’

Alpdoğan, tazminat ödememek için ortadan kaybolan işverenler olduğunu da sözlerine ekliyor:

“Bir dosyamda işçi yem makinesinin içine düşerek öldü. Sapı samanı birbirinden ayıran kırma makinesi. Saman balyası sıkışınca ayağıyla ittirmeye çalışırken makinenin içine düşüyor. 30’lu yaşlardaydı. İki küçük kız çocuğu vardı. Cesedini eşi Özlem Köse’ye poşetle verdiler, kıyma olmuş haliyle. Ciddi bir tazminata hükmedildi. Biz kararı icraya koyduk. İşverenden cevap yok, ödeme yok. Tazminat ödemek zorunda kalacaklarını anlayınca bankalara borçlanıyorlar, krediler çekiyorlar, şirketi iflas gösteriyorlar. Dava bitti, firma sahipleri ortadan kayboldu. Yaklaşık 7-8 yıl geçti. Kız çocukları büyüdüler. Ofise geldiklerinde yüzlerine bakamıyorum.”

Maden İşçisi Çankal: O Gün Bana Bir Yıl Gibi Geldi

53 yaşındaki Selahattin Çankal, bir yıl sonra 301 madencinin öldüğü Eynez maden ocağında çalışıyordu. Ocak o dönem Soma Kömür İşletmeleri A. Ş. tarafından işletiliyordu.

2013 yılında, faciadan yaklaşık bir yıl önce, bayram sabahı madene girdiğinde aklında tek bir şey vardı: Üniversiteyi yeni kazanan kızının yol parasını biriktirmek. Ancak vardiyanın başlamasının üzerinden yarım saat bile geçmeden sağ kolunu kömür bantlarının tamburuna kaptırdı.

Çankal, kazadan önce amirinin sürekli “hadi hadi” şeklindeki baskısından “Biraz da o sebep oldu” diyerek söz ediyor.

Kaza anında ağzından sadece bir “ah” sesi çıkabildiğini hatırlayan Çankal, gözlerini açtığında yüzünün yıkandığını ve kolunun sadece deri parçalarıyla vücuduna tutunduğunu gördü. İlçe hastanesindeki doktorun “bu kolu kesip atarız” demesi üzerine, ancak araya giren siyasilerin yardımıyla İzmir’deki özel bir el mikro cerrahi hastanesine (EMOT) sevk edilebildi. Üç ameliyat ve iki yıla yakın fizik tedavi süreciyle kolu kurtarıldı; ancak sinirleri tam çalışmayan, kışın, soğukta ağrıyan bir ‘parçaya’ dönüştü.

‘Şirket Telefonlarıma Bile Yanıt Vermedi’

Çankal toplamda üç ameliyat geçirdi yaklaşık 22-23 ay boyunca fizik tedavi gördü.

“Kızım üniversite kazanmıştı. Onun yol parasını kazanmak için işe gitmiştim o gün. Bayram günü, gündüz vardiyasıydı. Kömürü çıkaran bantlar var ya… Onların tamburları var. Büyük demirler… Onların arasına girdi kolum. Başımızdaki amir sürekli “Hadi, hadisene! Niye bant çekmiyor!” gibi şeyler diyordu. Biraz da o sebep oldu.

O gün bitmedi. O gün bir yıl gibi geldi. Kolum banda kapıldığı zaman sadece ah kelimesi çıktı ağzımdan. Onu hatırlıyorum. Sonrasını hatırlamıyorum. Gözümü açtığımda, elimi yüzümü yıkıyorlardı. Şirketin ambulansıyla ilçedeki devlet hastanesine götürdüler. Orada doktor dedi ki bana, ben dedi bu kolu keser atarım. ‘Bunu’ dedi İzmir’e götürün: ‘Burada öyle donanım yok.’ Ondan sonra İzmir’e, EMOT’a götürüldüm. (El Mikrocerrahi Ortopedi ve Travmatoloji Hastanesi) Orada iki yıl tedavi gördüm. Oraya kadar tampon yapılarak götürüldüm. Elim kopmuştu da deriler tutuyordu. Üç sefer ameliyat oldum. İki yıl uğraştım. Kolu kurtardılar ama eskisi gibi olmadı. Bu kol benle ölene kadar gidecek zaten. Doktor, uyuşukluk 10 yıl içinde geçerse geçer demişti. Geçmedi. Soğuk gördüğü zaman ağrıyor. Ağır işlerde çalışamaz raporum var.”

Çankal’ın tedavi sürecinde yaşadıkları da en az kaza kadar yıpratıcıydı:

“Son ameliyatımı bile zor yaptırdık. Telefonlarımıza bile cevap vermiyorlardı. Milletvekilleri araya girdi de onların sayesinde oldu.”

‘Çocuklarım Burs Alıyor Diye Maaşımı Yarıya Düşürdüler’

Çankal, kazadan sonra şirketin kendisini yalnız bıraktığını, telefonlarına bile cevap verilmediğini anlatıyor. Tedavi sürecinde verilen cüzi “kira yardımı” ise, eşinin çocukları için burs arayışına girmesi üzerine şirket tarafından “Biz ona maaş yatırıyoruz, ne bursu?” denilerek yarı yarıya kesildi. Bu adaletsizlik, dönemin Manisa Milletvekili Özgür Özel’in şirket yönetimini bizzat aramasıyla ancak düzeltilebildi.

“Kazadan sonra 850- 900 TL kadar kira yardımı veriyorlardı. Eşim çocuklar için bir burs buldu. ‘Benim çocuklarım üniversite okuyor. Eşim iş kazası geçirdi’ demiş. Şirketi aramışlar. Burs vereceklere “Biz ona maaş yatırıyoruz” demişler.

Sonra bana verdikleri maaşı yarıya düşürdüler. 450’ye düştü. Maden faciası olduğu zaman Özgür Özel gelmişti. Ona anlattım. Benim çocuklarım okuyor. Maaşımı yarıya düşürdüler diye. Özgür Bey insan kaynakları müdürünü aradı. Bir ay sonra tekrar 900’ye çıkardılar. O zaman benim maaşım 1850 liraydı. Kaza yaptığım zaman benim maaşımı zaten yarıya bölmüşlerdi.”

‘Bizi Sevmiyorlar, Kölesin Sen Köle Kal Diyorlar’

Çankal, 2015’te tekrar işe başladı. İlk aylarda şirketin çay ocağında çalıştı: “Sonra temizlik yaptım. Soyunma odaları, banyo, tuvaletler, oraların temizliğine bakıyordum.” 2017’de ise sendikal faaliyetleri ve “sivri dilli” (hakkını arayan) olması sebebiyle işten çıkarıldı:

“Patronu o ana kadar hiç görmedim ben. Kazadan sonra iş başı yaptığımda bizden maaş kesildi. Şirket kötüye gidiyor diye, o zaman gördüm bir kere patronu. 2017’de bize çıkış verdiler. Ben biraz sivri dilliydim, hakkını arayanı patron kısmı sevmez.”

Madenden ayrıldıktan sonra pazarcılık, garsonluk, tuvalet bekçiliği ve fırın işçiliği gibi çeşitli işlerde çalıştı.

“Soma’da madende mecburi çalışıyorsun. Başka bir iş yok ki ya orada çalışacaksın ya tarlalara gideceksin ya amelelik yapacaksın. Santrallar de olanlar biraz kıdemli adamlar.

Bizi sevmiyorlar. Hakkını arayan insanı sevmiyorlar. Diyor ki köle gibi çalış. Sen kölesin, köle kal. Ağır işlerde çalışamıyorum, bu kolumla ağır kaldırdığımda hemen dönüveriyor.. 2015’ten 2017’ye kadar madende devam ettim. 34 ay fırında çalıştım. Kolum ağrı yapıyor diye bıraktım. Sonra tarlada çalıştım. Bir ablamız vardı. Sağ olsun o zaman bana yardımcı olmuştu. Öyle zor işler değil. Sadece zeytin toplama işi. Yük taşıma işine vermiyordu. Garsonluk yaptım. Çay, kahve… Tuvalet bekçiliği yaptım. Fırında çalıştım. Pazarda çalıştım. Yapmadığımız hiç kalmadı yani.”

‘Direniş Sayesinde Kıdem Tazminatımı Alabildim’

Kaza 2013’te yaşandı.  İş kazası davası ancak 2018 yılında başladı. 13 yıl geçmesine rağmen Çankal’ın hukuk mücadelesi Yargıtay aşamasında devam ediyor.

Çankal, 2019’daki madenci direnişleri sayesinde 60.000 TL kıdem tazminatı alabildi. Ancak bunun bir kısmı boşanma aşamasındaki eşinin nafakası için devlet tarafından kesildi.

2019 yılında vergi indirimi ve %45 engelli raporu desteğiyle emekli oldu. Şu an 20.000 TL emekli maaşı ile geçinmeye çalışıyor.

“Sigorta girişim 89 yılından. 12 yaşında başladım çalışmaya. Tuğla çalışmaya başladım. Ben babasız büyüdüm. Başımızda büyüğümüz olmayınca ne yapalım? Yapacak bir şey yok. Annem vardı, yedi kardeştik.

2019’da emekli oldum. Soma’da mücadele ettik, tazminat davaları vardı ya belki duymuşsunuzdur. Hani yürüyüş yapılmıştı. O zaman emekli olmuştum. Kıdem tazminatını aldık işte o direniş sayesinde. 60.000 almıştım o zaman. Onun 16.000 lirasını eski eşime kesmişlerdi o zaman.”

Eynez maden ocağı, 301 madencinin öldüğü dönemde Soma Holding’e bağlı Soma Kömür İşletmeleri A. Ş. tarafından işletiliyordu. Şirketin yönetim kurulu başkanı Can Gürkan’dı; baba Alp Gürkan ise holdingin patronu olarak dosyada yer aldı.

Soma faciasına ilişkin ceza alan sanıkların tamamı tahliye edildi. 2025 itibariyle davada cezaevinde bulunan hiçbir şirket yöneticisi ya da sanık kalmadı.

Soma’nın Literatürü: “Kazalanmak”

Çankal, Türkiye’nin başka hiçbir yerinde duyulmayan, Soma’ya özgü bir tabirden bahsediyor: “Kazalanmak.” “İş kazası geçirdim” yerine “kazalandım” demeyi kanıksayan binlerce maden işçisinden biri o. Kelime ilk bakışta masum görünebilir. Oysa içinde başka bir şey saklıyor: Nasıl ve neden olduğu unutulmuş, sorumluluğu görünmez kılan bir yaralanma. Sanki olan biten kendiliğinden olmuş gibi.

“Bazı mühendislerin işçileri dövdüklerini bile bilirdik. O zamanlar bizim kazalandığımız zamanlar… Ben dayak yemedim. Aman çocuklarıma bakayım, aman şunu da yapabileyim diye ses çıkaramıyorsun.

Biz kaza geçirince ‘kazalandım’ deriz. Burada 10 bin tanenin nereden baksam 1000- 1500 tanesi öyle iş kazası geçirmiştir. Kimisi ufak tefek kazalar. Onlar günlük oluyor zaten. Parmak ezilir, ayağına taş düşer. Bacağı komple bant tamburunun içinden kalan, bacağı kopan arkadaşım vardı. Diğer kazalar çocuk oyuncağı gibi.  Önemsiz işler derler. Kaale bile almazlar.”

Bugün 20.000 TL emekli maaşıyla geçinmeye çalışan Selahattin Çankal’ın kolu artık bir uzuvdan çok, yıllardır süren bir davanın, yarım kalan bir çalışma hayatının ve bitmeyen ağrıların taşıyıcısı. Kazanın üzerinden 13 yıl geçti. Dosya hâlâ Yargıtay’da. Çankal ise emekli maaşıyla yaşamını sürdürmeye çalışıyor.

Maden ocakları, Türkiye’de iş kazalarının en yoğun yaşandığı ve en çok can aldığı sektörlerin başında geliyor. Ülkede 1941’den bu yana maden kazalarında 3 binden fazla işçi hayatını kaybetti. Bu kayıpların en ağırı ise 301 madencinin öldüğü, 13 Mayıs 2014’te Manisa Soma’da yaşandı. Aynı zamanda her gün yerin yüzlerce metre altında tekrarlanan ağır yaralanmalar, göçükler ve uzuv kayıpları da en az ölümler kadar yaygın.

Az: Benim Görüştüğüm Madencilerin Hepsi ‘Kazalı’

Maden havzalarında ise durum daha farklı bir terminolojiyle karşımıza çıkıyor. Soma’da madenciler kendilerini “engelli” ya da “sakat” değil, “kazalı” olarak tanımlıyor. Tıpkı konuştuğumuz işçi Selahattin Çankal da olduğu gibi.

İrem Az

Antropolog İrem Az, Soma’daki madenciler üzerine yürüttüğü çalışmada uzuv kaybı, engellilik ve beden işlerliği arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Az, “kazalı” tanımını şöyle anlatıyor:

“Madencilik sektöründe ‘kazalanmak’ diye bir terim var. Ben sakatım veya engelliyim demiyor, kazalıyım diyor. Hiçbir sektörde kullanılmıyor bu. ‘Kazalanmak’ ifadesinin izleri 1970’lere kadar sürülebiliyor. Benim görüştüğüm madencilerin hepsi kazalı ama bunların hepsi uzuv kaybı değil. Bana hiçbir şey olmadı diyenin parmakları sıkışmış, 10 tırnağının onu da çıkmış, parmağı ezilmiş, sinir kaybı yaşıyor ama ameliyatlık bir durum olmamış. Bunları madenciler ‘bende bir şey yok, çok şükür’ diye anlatır.”

‘Bu Çalışmıyor, Bu Çalışıyor’

Az’a göre madenciler zamanla bedenlerini bütün bir varlık olarak değil, çalışan ve çalışmayan parçalar üzerinden düşünmeye başlıyor. Soma’daki madencilerle yaptığı görüşmelerden örnek veren Az, işçilerin sakatlanan uzuvlarından söz ederken kullandıkları dilin dikkat çekici olduğunu söylüyor:

“Parmakları kopmuş olan, bacağı kangren olan, kolunun neredeyse tamamında işlev kaybı yaşayan, ayağı ezilmiş olan, bir sürü ameliyat geçirdikten sonra topallayan, ayakta uzun süre duramayan bütün bu madencilerde şunu gördüm: Kendi beden parçalarıyla ilgili şöyle konuşuyorlar: ‘Bu çalışmıyor’, ‘Bu çalışıyor’, ‘Bu iyi çalışıyor.’ Hatta bir madenci doktora ‘Bu çalışmayacaksa bunu dikme’ demiş. Yine de dikmişler ama o parmak öyle kalmış, çalışmamış. Bu sadece sözlü ya da yasal muameleden kaynaklanmıyor. Bedenini gündelik olarak o şekilde deneyimliyorsun. Kolum ne yapabiliyor? Bacağım ne yapabiliyor? Benim çalışma kapasiteme ne kadar katkısı oluyor bu beden parçasının? Kendisini öyle düşünmek zorunda olduğu için böyle görüyorlar.”

Soma’da yıllarca madencilerle çalışan işçi hakları savunucusu Tahir Çetin’in bir sözünü aktarıyor:

“Bak, dikkat et etrafına. Madenci emekli olur, beş yıl ya yaşar ya yaşamaz.”

‘Kangren Olan İşçi Şirketi Dava Etmedi’

Bir madencinin kömür topağının altında ayağının ezildiğini anlatan Az, işçinin Soma Devlet Hastanesi’nde bekletildiğini, İzmir’e sevkin gecikmesi nedeniyle ayağında kangren geliştiğini söylüyor. İşçi ancak son anda ameliyat olabildi; buna rağmen şirketi dava etmedi:

“Çünkü şirket özel hastanede bütün sağlık masraflarını karşıladı. Nadir örneklerdendir, işçinin yerüstünde yeraltı maaşıyla çalışmasına izin verdiler. İki katı ücrettir demek bu. 2006’da sağlık ve engellilik yasalarında yapılan düzenlemelerle birlikte işçilerin engelli raporu alması giderek zorlaştırıldı. Özellikle yüzde 40 engellilik barajı, uzuv kaybı yaşayan madencilerin önünde aşılması imkânsız bir duvar gibi duruyor.”

Az, 2006’da sağlık sisteminde yapılan dönüşümlerin de bu tabloyu etkilediğini, engellilik mevzuatında da değişiklik yapıldığını hatırlatıyor:

“2006’da Şafak Pavey parlamentoda şöyle demişti: ‘Hükümet, Temmuz 2006 tarihinde, Özürlü Raporları Yönetmeliğini değiştirince milyonlarca engelli bir gecede engelsiz oluverdi. Biri de benim.’ Eğer büyük bir kaza değilse işçiler normal engellilik raporu alma sürecinden geçiyor. Türkiye’de bunlar birbirinden ayrıştırılmış değil.”

‘Engelli Raporu İçin Yüzde 40’ı Bulmak Zorlaştırıldı’

Az, engellilik raporu alma sürecinin giderek daha sayısal ve zorlu hale geldiğini vurguluyor. İşçilerin bedenlerinin organ organ puanlandığını söyleyen Az, “Özürlülük Ölçütü Tablosu” üzerinden yapılan hesaplamaların işçilerin hayatını belirlediğini ifade ediyor:

“Engelli raporu almak sayısallaştırılmış bir süreç. Doktor bir parmak için yüzde 11 veriyor, öbür parmak için yüzde 11, bacak için yüzde 20, görme kaybı için yüzde 8… Sen orada uzuvlarının sayısallaştırıldığını yaşıyorsun. Yüzde 40’ı bulması gerekiyor ki engelli raporu alınabilesin.”

Az, Ocak ayında görüştüğü bir madencinin omuriliğine platin takıldığını ancak buna rağmen SGK’dan “sıfır engelli raporu” geldiğini söylüyor.

‘İki Parmak Kaybı Basit Bir Şeymiş Gibi Davranıldı’

Az’ın görüştüğü bir başka işçi iki parmağını kaybetmesine rağmen uzun süre engelli raporu alamadı. İşçinin yıllarca farklı bölümlerde çalıştırıldığını, mobbinge maruz kaldığını anlatan Az, süreci şöyle özetliyor:

“İki parmağından biri dikiliyor. O parmak hiçbir iş görmüyor. Bu abiye para bile teklif etmediler. İki parmak çok basit bir şeymiş gibi. İş güvenliği uzmanı ‘sen para koparmak için parmaklarını kendin kopardın’ diyor; dava etmesin diye teklif edilen kan parasını kast ediyor. Evde başka çalışan yoksa o nakit para hayat kurtarıcı olduğu için kabul ediliyor.

Senelerce adamı şurada çalış, burada çalış diye oyalıyorlar. Mobbing uygulanıyor, hakarete uğruyor. Ben tanıştığımda engelli raporu almaya çalışıyordu ve alamıyordu. Yüzde 39’da takılmıştı. Dört deneme sonunda yüzde 40 alabildi. Psikolojisi o kadar kötüydü ki çocukları olmasa intiharı düşüneceğinden bahsediyordu. Psikiyatrist görmesi bile işten çıkarıldıktan sonra oldu. Çünkü psikiyatrist gören madenciyi şirketler anında işten çıkartıyor. Böyle yıllar geçiyor. İşçi dava etmiyor, çünkü çalışmak zorunda. Hadi dava etti diyelim başka bir madende iş bulması olanaksız hale gelecek. Çünkü şirketler birbirlerine haber veriyorlar. Zaten ‘kazalı’ adamı kim işe alacak?”

‘İşçiler Tanı Almadan İşten Atılıyor’

Az’ın aktardığına göre meslek hastalıklarında işçiler çoğu zaman resmi tanı süreci tamamlanmadan işten çıkarılıyor. Madencilerin düzenli sağlık kontrolleri için hastanelere gönderildiğini anlatan Az, KOAH gibi hastalıkların şirketlere önceden bildirilmesi gibi yöntemlere başvurulduğunu ifade ediyor:

“Hastane bir şekilde şirkete haber gönderiyor. Ya doktor ya hemşire ya bir memur. Bunu işçilerin bilme imkânı yok. Şirket daha resmi rapor çıkmadan işçiyi işten çıkarıyor. İşçi KOAH tanısı aldığında çoktan işten çıkarılmış oluyor.”

‘Soma’da Mikrocerrahi Yok’

Soma’da binlerce madenci çalışmasına rağmen mikrocerrahi birimi bulunmuyor. Az bu durumu şöyle özetliyor:

“10 bin küsur işçinin olduğu yerde nasıl mikrocerrahi olmaz? Sürekli parmak, bacak kopan bir yerde…”

Türkmen: Patronlar Kazaları Anlaşmalı Oldukları Hastanelere Yönlendiriyor

BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, 19 Şubat’ta Antep’te yaşanan iş kazalarını gündeme getirdiği için iki ay tutuklu kaldı. 12 Mayıs’ta tahliye edilen Türkmen, Antep Organize Sanayi Bölgesi’ndeki iş kazalarının büyük bölümünün kayda dahi geçmediğini belirterek işçilerin devlet hastanelerine değil, patronlarla anlaşmalı özel hastanelere götürüldüğüne dikkat çekiyor:

“İki üç tane anlaşmalı özel hastane var: Deva, Hatem, Anka… Ben daha devlet hastanesine götürüldüklerini duymadım. Doğrudan özel hastanelere götürüyorlar. Normalde adli bildirim yapmaları gerekiyor ama örneğin Deva’ya giden iş kazalarında bu bildirimin de yapılmadığını öğrendik.”

Türkmen, bu hastanelerin şehir merkezinde olması nedeniyle kaybedilen zamanın uzuv kurtarma şansını azalttığını, çoğu zaman uzuvların eski işlevine dönemediğini belirtiyor:

“Hastanelerin hepsi şehir merkezinde. Trafiğin de hep sıkışık olmasıyla en iyi ihtimalle yarım saat sürüyor. Kurtarılan uzuv az ama parmak dikilse bile eskisi gibi kullanılamıyor. Bizim tanıdığımız ampute işçilerin parmağı, eli yok. Çok pahalı olduğu için protez de yapılamıyor. İstisnai düzeyde bazı fabrikalar şikâyetçi olmasın diye protezi karşıladıkları oluyor ama genelde o da olmuyor. İşçiler parmaksız, elsiz kaldığıyla kalıyor.”

‘Çoğu Ampute İşçi İş Bulamıyor’

Uzuv kayıplarının ardından işçilerin önemli bölümü bir daha iş bulamıyor. Türkmen, Akınal Sentetik’te yalnızca üç yıl içinde elini, kolunu ya da parmaklarını kaybeden dokuz işçiye ulaştıklarını söylüyor:

“Mustafa Alkurt ve Mustafa Tomurcuk. Birisi 10 yıldır, diğeri 4 yıldır işsiz. Tomurcuk davasını kazanmasına rağmen tazminatını alamadı. Mustafa Tomurcuk 2022 yılında iş kazası sonucu dört parmağını kaybetti. Hâlâ davası sürüyor. Çalıştığı Akınal Sentetik’te üç yılda 9 kişiye ulaştık, elini, parmaklarını, kolunu kaybeden.”

‘İşçinin İki Kolu Makine Kapatılmadığı İçin Koptu’

Türkmen, birçok fabrikada güvenlik önlemlerinin “randıman düşürmesin” diye görmezden gelindiğini söylüyor. Şireci’de yaşanan bir olayda Murat Doğan isimli işçi iki kolunu kaybetti ve soruşturma takipsizlikle kapatıldı:

“Bu işçiler işi bilen, usta işçiler. Mesele tecrübesizlik değil. O kadar yoğun bir tempoda ve güvenlik önlemlerini azaltarak yapıyorlar ki daha çok seri üretim çıksın diye. Şireci’deki olayda ne İSG uzmanı raporu hazırlandı ne bilirkişi incelemesi yapıldı. Sadece iş yeri sorumlusunun beyanı yeterli görüldü. İşçinin iki kolu koptu. Olay yeri inceleme raporunda yerlerin ve makinenin temizlendiği ifadeleri geçiyor. Yani deliller yok edilmiş. Ama buna rağmen soruşturma takipsizlikle kapatıldı.”

Türkmen, kazanın yaşandığı makinenin temizliğinin normalde kapalıyken yapılması gerektiğini, üretim durmasın diye makine çalışırken işçilere temizlik yaptırıldığını ve işçinin iki kolunu da bu sırada kaptırdığını anlatıyor:

“Bu makine tarak makinesi. Arada bir makinenin havayla, kompresörle temizlenmesi gerekiyor ve bunu yaparken makinenin kapalı olması gerekiyor ama üretim aksamasın diye makine çalışırken yaptırıyorlar. Makine hava basarken işçi iki kolunu kaptırıyor. Ve bu makine eski bir makine… Üstelik biz bu fabrikanın makineleri yenilemek üzere Alman ve İsveç kamu bankalarının garantörlüğünde bazı fonlardan yararlandığını öğrendik. Para harcamamak için daha teknolojik makineler var ama onu yenileme masrafına gireceğine bir iki işçinin ziyan olması onlar için daha gözden çıkarılır bir şey.”

‘Tehdit, Kan Parası Gibi Yöntemlerle Şikayetçi Olmamaları Sağlanıyor’

Türkmen, patronların çoğu zaman tehdit, baskı, para teklifleri ya da işçilerin çaresizliği yüzünden bu olayların gündem bile olmadığını söylüyor:

“Patronun vaadi, tehdidi, kan parası ve benzeri şeylerle çoğu duyulmuyor. İşçi de göze alamıyor. Bu davalar yıllarca sürüyor. O adam evi bakan tek kişi ve artık eli, kolu da yok. Mahkeme, avukat için ne gücü ne parası var. Patronlar da bu çaresizliği istismar edip şikâyetçi olmamalarını sağlayıp yollarına devam ediyorlar.”

‘İşçilerin ‘Parmaksızlar’ Olarak Tarif Ettiği Fabrikada Örgütlendik’

Birleşik Metal-İş Sendikası İSG Uzmanı Nuran Gülenç, döküm tesisleri ve kaynak operasyonlarının yoğun olduğu metal sektöründe kaza riskinin son derece yüksek olduğunu söylüyor. Yetersiz denetimler, alınmayan önlemler ve caydırıcı yaptırımların yokluğu bu riski daha da artırıyor.

Nuran Gülenç

SGK’nın her yıl yayımladığı iş kazası rakamların gerçeği yansıtmadığını vurgulayan Gülenç, tablonun birden fazla katmanı sakladığını anlatıyor:

“SGK istatistikleri kayıt dışı çalışanları kapsamıyor. İş kazası mı değil mi tartışmasının dava konusu olduğu olaylar da girmiyor. Kayıp günlü kazalar ya da ramak kala kazalar yansımayabiliyor. Birçok işyerinde kazalar bildirmiyor, saklanıyor. Meslek hastalıklarında tablo daha da vahim. SGK verileri bize bir eğilimin göstergesi olabilir; ama sahadaki gerçek tabloyu vermez.”

Sektörde onlarca yıldır kullanılan eski makineler ayrı bir risk başlığı oluşturuyor. Gülenç, 60-70 yıllık, hatta daha eski ekipmanlarla çalışılan fabrikalarda güvenlik sistemlerinin büyük bölümünün uygulanamaz hale geldiğini, bakım ve periyodik denetimlerin ise çoğu zaman yapılmadığını aktarıyor:

“Teknoloji hızla ilerliyor. Ama işverenler daha güvenli makinelere para harcamak istemiyor. Sektörde 60-70 yıllık, hatta daha eski makinelerle karşılaşmak mümkün. Bu makinelerin önemli bir kısmında güvenlik sistemlerini uygulamak zaten çok güç. Üstüne bir de gerekli bakım ve periyodik denetimler yapılmıyor.”

‘İş Güvenliği İsteğe Bağlı Maliyet Kalemi Olarak Görülüyor’

Gülenç, örgütlenmenin kazaları azalttığını söylüyor:

“Biz örgütlenme yapmadan önce işçiler arasında ‘parmaksızlar’ olarak bilinen bir fabrika vardı. İşçilerin büyük çoğunluğu parmağını kaybetmişti. Örgütlendikten sonra kazalar azaldı.”

Birleşik Metal-İş, toplu sözleşmelere iş güvenliği denetim maddesi koyarak fabrikalarda yıllık denetim hakkı kazanıyor; işçilerle düzenli eğitimler yapılıyor, alana yönelik raporlar hazırlanıyor. Ancak Gülenç bunun “oldukça zorlu bir mücadele alanı” olduğunu söylüyor. Denetim yetersizliği, caydırıcı cezaların yokluğu ve cezasızlık sarmalı işverenleri iş güvenliğini bir zorunluluk olarak değil, isteğe bağlı bir maliyet kalemi olarak görmeye itiyor:

“Sorunu tek bir başlık üzerinden değerlendirmek yerine tüm unsurları birlikte ele almak gerekiyor. Etkin ve düzenli denetimler hayata geçirilmeli, caydırıcı cezalar uygulanmalı, iş cinayetlerinde sorumluluğu bulunan herkes yargı önüne çıkarılmalı, sendikalaşmanın önündeki engeller kaldırılmalı. Ancak o zaman iş güvenliği işverenler için vazgeçilmez bir zorunluluk haline gelir. Bu maliyeti karşılayamayanların ise bu işi yapmaması gerekir.”

Meslek Hastalığında Kayıtlara Geçen Ölüm Sayısı: 3

Çalışma Bakanlığı’nın faaliyet raporuna göre Türkiye’de 2024 itibarıyla 2 milyon 156 bin işyeri bulunuyor. Buna karşın görev yapan iş müfettişi sayısı yaklaşık 900; bir müfettişe ortalama 2.400 işyeri düşüyor.

Aynı yıl iş sağlığı ve güvenliği alanında yapılan denetim sayısı 2.019. Yani işyerlerinin yaklaşık binde biri denetleniyor. Bu denetimlerde 443 işyerine toplam 51 milyon 567 bin TL idari para cezası uygulanması istendi; yalnızca 54 işyerinde iş durdurma kararı verildi.

SGK verilerine göre 2024 yılında 888 kişi meslek hastalığı tanısıyla kayıtlara geçti. Meslek hastalığından öldüğü kayıt altına alınan kişi sayısı ise 3. Oysa bilimsel tahminlere göre 22 milyon çalışan üzerinden Türkiye’de her yıl 87.000 ila 262.000 arasında yeni meslek hastalığı vakası ortaya çıkıyor. Resmi rakamla bilimsel tahmin arasındaki uçurum, on binlerce vakanın kayıt altına alınmadığı anlamına geliyor.

ILO’nun 2023 verilerine göre dünyada her yıl 2,93 milyon kişi işle bağlantılı kaza ve meslek hastalıkları nedeniyle yaşamını yitiriyor; bu ölümlerin yüzde 89’u meslek hastalıklarından kaynaklanıyor. Türkiye’nin 3 rakamlı meslek hastalığı ölümü bu tabloda bir istatistik değil, bir çarpıtma.

OECD verilerine göre Türkiye’de çalışanların yüzde 23’ü haftada 60 saatten fazla çalışıyor. Yasal haftalık çalışma süresi ise 45 saat. Uzun çalışma saatleri ve yorgunluk, iş kazaları ile ağır yaralanmaların doğrudan nedenlerinden biri.

‘İpek: İş Güvenliği Patronlara Bağlı’

Türkiye’de işçi sağlığı ve güvenliği sisteminin büyük ölçüde işverenlerin inisiyatifine bırakıldığını belirten İş Güvenliği Uzmanı Deniz İpek, OSGB modeliyle birlikte işyeri hekimleri ve iş güvenliği uzmanlarının patrona ekonomik olarak bağımlı hale geldiğini vurguluyor:

“İşçiler çoğu zaman devlet hastanelerine değil, patronlarla anlaşmalı özel hastanelere yönlendiriliyor. Olay iş kazası olarak değil sıradan yaralanma gibi gösteriliyor. Böylece hem adli bildirim yapılmıyor hem de işyerindeki gerçek çalışma koşulları görünmez hale geliyor.”

BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen gibi Gaziantep Başpınar Organize Sanayi Bölgesi gibi yoğun üretim merkezlerinde makinelerin üretim durdurulmadan temizletildiğini, güvenlik önlemlerinin çoğu zaman “üretimi yavaşlatmasın” diye görmezden gelindiğini aktaran İpek, iplik ve halı üretiminde kullanılan eski makinelerin işçiler için ciddi risk yarattığını söylüyor:

“Makineye üretim sürerken müdahale edilmesi artık olağan bir çalışma biçimine dönüştü. İplik kopması, sıkışma ya da temizlik sırasında işçi doğrudan dönen aksamlara müdahale ediyor. Koruyucu önlemler yetersiz olduğunda ya da bilerek görmezden gelindiğinde uzuv kaybı riski üretimin ayrılmaz bir parçası haline geliyor.”

İpek’e göre “kaza” dili de sorumluluğu bulanıklaştırıyor:

“Ağır yaralanmalar çoğu zaman öngörülebilir ve önlenebilir koşullarda yaşanıyor. Güvenlik önlemlerinin devre dışı bırakılması, hız baskısı, aşırı çalışma ve denetimsizlik bilinen riskler. Ama olay ‘kaza’ olarak tanımlandığında patronun bilinçli tercihleri görünmez hale geliyor.”

‘Sigortasız İşçilerin Geçirdiği Kazalar Verilere Dahil Edilmiyor’

En ölümlü kazaların yaşandığı sektörlerden biri de inşaat. SGK’nın verilerine göre 2024 yılında inşaat sektöründe 86.736 kişi iş kazası geçirdi; bu tüm sektörlerdeki iş kazalarının yüzde 11,8’ine karşılık geliyor. Üstelik SGK verisi yalnızca bildirilen kazaları sayıyor. İnşaatlarda kayıt dışı, sigortasız, taşeronun taşeronunun yanında gündelikçi çalışan işçilerin geçirdiği kazalar hiçbir tabloya girmiyor.

İnşaat İş Sendikası Örgütlenme Uzmanı Yunus Özgür, sektörün kayıt dışılığının ne denli yaygın olduğuna dikkat çekiyor:

“Büyük şantiyelerde işçiler genelde sigortalı ama kentsel dönüşümde, mahalle aralarındaki üç katlı beş katlı binalarda çalışanların yüzde doksanı kayıt dışı.”

‘Ev Veriyorlar, Dava Açılmıyor’

Özgür, ölümlü iş kazalarında patronların aileleri susturmak için “kan parasını” hemen devreye soktuğunu söylüyor:

“Örgütlü olduğumuz bir şantiyede ölüm yaşandı. Babası şantiyede çalışıyor, usta. Oğlu 21 yaşında, babası yanına alıyor. Bir ay bile geçmeden oğlu iskele boşluğundan düşüp yaşamını yitiriyor. Baba kendini suçluyor, kahroluyor. Buna rağmen şikâyet olmuyor. Çünkü patron tarafı ev veriyor, para veriyor. İnsanlar gerçekten yoksul. Oğlumuz gitti, eşimiz gitti, en azından bir evimiz olsun diye bakıyorlar. Bu zayıflık değil, bu yoksulluk.”

Haberin kısa hali Evrensel Gazetesi’nde iki bölüm halinde yayınlanmıştır:

1- https://www.evrensel.net/haber/5990977/fabrikalardaki-uzuv-kayipli-kaza-gercegi-1-bolum-kopan-elimi-fabrikanin-bahcesine-gommusler

2- https://www.evrensel.net/haber/5991077/somada-is-kazasi-geciren-madencinin-adalet-mucadelesi-13-yildir-suruyor

 

Close